Elmalı Yassıören Medyum Gökçe
Yassıören yaylasının sabah serinliğinde, Elmalı Yassıören Medyum Gökçe Elmalı’nın taşlı patikalarından bir gölge gibi süzülür. Kimse bilmez tam ne zaman doğduğunu, ama yaşlılar “Dağlar onu doğurdu” der fısıldaşarak. Gökçe’nin evi yok, bir mağara oyma; içeride yün yataklar, kurutulmuş ot desteleri, tavanda asılı bakır çanaklar. Güneş doğarken kalkar, ellerini toprağa sürer, rüzgârı koklar; o an başlar günün sırları akmaya. Bir keresinde kasabadan kaçmış bir delikanlı yuvarlanmış ayağına, cebinde mektup, yüreği kırık. Gökçe çanağı doldurmuş suyla, parmağını değdirip “Bak” demiş. Çocuk suyun titreyişinde sevdiğinin yüzünü görmüş, koşmuş geri. Dönüşte Gökçe yokmuş bile.
Gökçe’nin gücü doğanın damarlarında gezdir; yaylanın çiçeklerinden zehir tartar, bulutlardan haber çeker. Aşk mı zincirledi seni? Toprağa yatar, rüya yollar. Büyü mü çöktü üstüne? Ateş yakar, dumanla süpürür. Çobanlar şafak sökerken sıraya girer, “Süt verdir” diye; Gökçe bir taş uzatır, hayvanlar doluşur ahıra. Bir kış gecesi kar fırtınasında nine gelmiş, “Torunlarım nerde?” diye inlemiş. Gökçe gözlerini dikmiş ufka, “Vadiye inin, ateş yakın” demiş. Şafakta çocuklar çıkagelmiş, üşümüş ama canlı. Elmalı Yassıören’de Gökçe hâlâ mağarasında, efsaneleşmiş halde. Yolun düşerse yaylaya, ateş ara; o seni bulur, kaderini bir taş gibi yontar, hayatını yeniden doğurtur.